E-posta: psk.gulsahsak@gmail.com Tel: 0543 916 92 74

Aynadaki Boşluk: Sahte Benlik

Kl. Psk. Gülşah Sak

“-Mış Gibi” Yaşamak: Yaşanmış Ama Hissedilmemiş Bir Hayat

Bazı insanlar hayata kusursuz bir uyumla katılır.
İlişkileri vardır, işleri yolundadır, duygularını ifade edebilirler.
Ama içlerinde tarif edilmesi zor bir boşluk dolaşır.

“Seviyorum… ama tam değil.”
“Mutluyum…
ama sanki uzaktan.”
“Burdayım… ama
içim yok gibi.”

Psikanalitik literatürde bu yapı ilk kez sistematik biçimde Helene Deutsch tarafından “as if personality” olarak tanımlanmıştır. Türkçede çoğu zaman “-mış gibi kişilik” olarak anılır. Ancak bu yapıyı daha derinlemesine anlamak için, Donald Winnicott’un ortaya koyduğu sahte benlik (false self) ve gerçek benlik (true self) ayrımına bakmak gerekir.

Biçim Var İçerik Yok

“-Mış gibi” kişilik örgütlenmesinde kişi, sosyal olarak uyumlu, çoğu zaman başarılı ve hatta sevilen biri olabilir. Empatik görünür, ilişki kurar, hatta duygusal ifadeleri yerindedir. Ancak bu duyguların kökü sığdır: bir tür duygusal taklitçilik hakimdir


Böyle kişiler her ortama uyum sağlarlar çünkü kendilerine ait sarsılmaz bir iç referans sistemi gelişmemiştir.
Ortam neyi yüceltiyorsa, o rengi alırlar.

  • Seviyormuş gibi yaparlar.

  • Üzülüyormuş gibi davranırlar.

  • Heyecanlıymış gibi görünürler.

Bu bir bilinçli yalan değildir.
Duygunun özü (affekt) tam olarak deneyimlenmez; yalnızca sosyal kodu başarıyla kopyalanır.

Tek başlarına kaldıklarında ise sahnede olmayan bir oyuncu gibi hissedebilirler: Amaçsız, yönsüz ve içsel olarak boş.

Sıklıkla şu cümleleri kurarlar:

  • “Her şey yolunda ama bir şey eksik.”

  • “İnsanlara yakınım ama kimseye gerçekten yakın değilim.”

  • “Mutlu olmam gerekir ama mutlu hissetmiyorum.”

Bu durum çoğu zaman yüksek işlevsellik içinde yaşanan bir içsel temas kaybıdır.

Sahte Benlik: Spontanitenin Akamete Uğraması

Psikanalist Donald Winnicott’a göre gerçek benlik, bebeğin özgün, yaratıcı, spontane hareketlerinden, dürtülerinden, ihtiyaçlarından doğar. Bebek ağladığında, hareket ettiğinde, ses çıkardığında ve bakım veren bu ifadeyi yeterince hassasiyetle karşılayabildiğinde şu deneyim oluşur:

“Ben varım ve varlığım karşılık buluyor.”

Bu karşılanma, yalnızca fiziksel bakım değil; ruhsal bir aynalanmadır. Bebek, kendi iç deneyiminin bir başkasının zihninde tutulduğunu hisseder. İşte bu, gerçek benliğin filizlendiği alandır.

Gerçek benlik canlıdır.
Kırılgandır.
Spontandır.
Ve en önemlisi, ilişkiseldir.

Peki ya bakım veren yeterince uyumlu değilse?

Bakım verenin duygusal yokluğu, tutarsızlığı ya da mesafesi karşısında bebek, ilişkiyi korumak için bir uyum geliştirir. Ancak bu uyum, zamanla öznel deneyimden kopuşa dönüşebilir. Bebek, kendi spontanlığının karşılanmadığını, hatta bazen reddedildiğini deneyimlediğinde bir çözüm üretir: Uyum sağlamak.

Bakım veren nasıl istiyorsa öyle olmak.
Duyguları bastırmak.
İhtiyaçları geri çekmek.
Karşı tarafın beklentisini sezerek davranmak.

Bu noktada sahte benlik gelişmeye başlar. Sahte benlik; çevrenin beklentilerine cevap veren, “uyumlu”,iyi”, “sorunsuz” görünen bir yapıdır. Bu kişiler genellikle akademik, mesleki ve sosyal alanlarda uyumlu görünürler. Fakat içsel dünyalarında tarif edilmesi güç bir boşluk hissi bulunur. Bu boşluk dramatik bir depresif çökkünlükten ziyade, bir otantiklik eksikliği olarak deneyimlenir.

“-Mış gibi” kişilik tam da bu noktada belirir:
Kişi yaşar ama anlam bulamaz.
Sever ama derin bağlanmaz.
Üzülür ama yas tutmaz.

Savunma mı, Çözülme mi?

Bu yapıyı yalnızca bir savunma olarak görmek eksik olur. Bu, bir zamanlar hayatta kalmayı sağlamış bir örgütlenmedir. Çocuk için bu yapı, ruhsal bütünlüğü koruyan bir çözümdür. Çoğu zaman oldukça işlevseldir. Hatta toplum tarafından ödüllendirilebilir.

Ancak etkileri yetişkinlikte kendini gösterir:

  • Herkesle iyi geçinen ama kimseye gerçekten yakın olmayan biri olarak.

  • İlişkide “ideal partner” gibi görünen ama içten içe donukluk yaşayan biri olarak.

  • Sürekli üretken ama yaptığı işten tatmin olmayan biri olarak.

  • Çatışmadan kaçınan, “sorun çıkarmayan” biri olarak.

Kendine Yabancılaşma: İçeride Kimse Yok Gibi

Bu yapılanmanın en çarpıcı boyutu kendine yabancılaşmadır.

Kişi:

  • Ne istediğini bilmez.

  • Kararlarını çoğu zaman “mantıklı olan” üzerinden verir.

  • İlişkilerde karşısındakine göre şekillenir.

  • Öfkesini ya hiç hissetmez ya da patlama şeklinde yaşar.

  • Başarı elde ettiğinde bile içsel bir doyum hissedemez.

Bazen kendini şöyle ifadelerle gösterir:

“Aslında ben kimim bilmiyorum.”

“İnsanlar beni seviyor ama ben o kişiyi tanımıyorum.”

“İçimde sanki bir boşluk var.”

Bu boşluk çoğu zaman depresif bir çökkünlükten farklıdır. Daha çok bir canlılık eksikliği, bir içsel temas kaybıdır.

Terapide “Canlılık” Arayışı

“-Mış gibi” kişilik, sevememek değildir.
Hissedememek değildir.
Boşluk olmak değildir.

Bu, bir zamanlar korunması gereken bir gerçek benliğin etrafına örülmüş dikkatli bir zırhtır.

Gerçek benlik genellikle kaybolmaz; geri çekilir. Bekler. Güvenli bir alan arar.

Ve bir yerde, bir ilişkide, bir terapötik karşılaşmada, kırılmadan var olabileceğini hissettiğinde yavaşça ortaya çıkar.

Önemli olan, sahte benliği yıkmak değil; gerçek benliğe güvenli bir yer açabilmektir.

Çünkü insan ruhu yalnızca uyum sağlamak için değil, canlı kalmak için vardır.