E-posta: psk.gulsahsak@gmail.com Tel: 0543 916 92 74

“Bende Bir Anormallik Var”

Kl. Psk. Gülşah Sak

"Bende Bir Anormallik Var" – Psikanalitik Bir Bakış

“Bende bir anormallik var.”

Hepimiz hayatımızda en az bir kere içimizden şu cümleyi geçirmişizdir.

Kendimizi fazla hassas, fazla takıntılı, fazla duygusal, yetersiz ya da çaresiz hissettiğimizde veya aynı sorunları tekrar tekrar yaşadığımızda...

Söyleyen kişi çoğu zaman neyin “anormal” olduğunu tam olarak tarif edemez; sadece içsel bir yabancılık, bir eksiklik, bir fazlalık hissi vardır. Böyle zamanlarda sanki diğer insanlar daha “normal”, daha dengeli, daha uyumlu gibi gelir. Bu nedenle bu hissi genellikle bir kusur, tamir edilmesi gereken bir "arıza" gibi algılarız.

Peki gerçekten “anormal” olan nedir?

Normalliğin Sessiz İktidarı

Normallik çoğu zaman görünmez bir ölçüttür. Kim belirler normu? İstatistikler mi? Toplumun kuralları mi? Kültürel değerler mi? Aile beklentileri mi? Yoksa sosyal medyada dolaşan ideal yaşam imgeleri mi?

Ama psikanalitik bakışta normallik salt davranışsal uyum üzerinden tanımlanmaz: Ruhsallık zaten çatışmalıdır.

Sigmund Freud insanın doğası gereği içsel çatışmalar yaşadığını söyler. Ona göre “normal” insan, çatışması olmayan değil; çatışmasıyla yaşayabilen insandır.

Yani kaygı duymak, içsel çatışmalar yaşamak, istediğin kişi olamamak bir bozukluk değil; insan olmanın kendisidir.

Anormallik: Bastırılmış Olanın İzi

Psikanalizde semptom bir arıza değil, bir anlam taşıyıcısıdır. Kaygı, takıntı, öfke patlamaları, yeme atakları ya da ilişki tekrarları… Bunlar ruhsallığın “bozuk” parçaları değil; konuşulamayanın dili olabilir.

Jacques Lacan normalliği, öznenin “Simgesel düzen” içinde konum alış biçimiyle ilişkilendirir. Hepimiz dilin, kültürün ve arzunun içine doğarız. Bu yapı içinde herkes bir eksiklik deneyimler. Lacan’ın meşhur ifadesiyle özne zaten “bölünmüş”tür.

Yani hissedilen tuhaflık, belki de yapısal bir insanlık halidir.

“Herkes Gibi Olamamak”

Anormallik hissi çoğu zaman karşılaştırmayla doğar:

“Onlar gibi hissedemiyorum.”
“Benim içimde yanlış bir şey var.”
“Ben fazla hassasım.”
“Ben yetersizim.”

Oysa psikanalitik perspektifte mesele “herkes gibi olmak” değil, öznel konumun nasıl kurulduğudur. Donald Winnicott gerçek benlik ile sahte benlik ayrımını yaparken, uyumlu görünen kişinin içsel olarak ne kadar kopuk olabileceğini vurgular. Toplumsal olarak “normal” görünen biri, iç dünyasında derin bir boşluk yaşayabilir.

Bu durumda soru değişir:

Anormal olan kimdir?

Uyum sağlayan mı?

Yoksa içsel hakikatini hisseden mi?

Tanı Koymanın Ötesinde

Modern psikiyatri sınıflandırmalar yapar; bu, klinik açıdan gereklidir. Ancak tanı, öznenin hakikatini tüketmez. Bir kategoriye girmek, bir insanı açıklamak değildir.

Psikanalitik bakış için önemli olan şudur:

  • Bu semptom senin için ne anlatıyor?

  • Bu “anormallik” duygusu ilk ne zaman ortaya çıktı?

  • Bu tekrar eden ilişki biçimi hangi hikâyeye dayanıyor?

Çoğu zaman “anormalim” diyen kişi, aslında başkalarının beklentilerine göre kendini ölçmektedir. İçsel ölçütüyle değil.

Anormallik Bir Soruysa

Belki de seni en çok zorlayan şey karşılaştırmadır.

  • “Onlar gibi güçlü değilim.”

  • “Herkes hayatını yoluna koymuş.”

  • “Benim içimde bir eksik var.”

Ama psikanalitik bakış için mesele “herkes gibi olmak” değildir.
Mesele, senin arzunun ne olduğunu keşfetmektir.

Bu hayat gerçekten senin arzuna mı ait?
Yoksa başkalarının beklentilerine mi?

Belki de Mesele Şu

Modern dünya bizi "iyileştirmeye" ve "optimize etmeye" çalışırken, psikanaliz bize şunu sorar:

Peki ya bu anormallik sizin karakterinizin temel taşıysa?

Sizi "garip" yapan o takıntı, belki de yaratıcılığınızın kaynağıdır.

Sizi "uyumsuz" yapan o melankoli, belki de dünyanın yüzeyselliğine karşı bir dürüstlük biçimidir.

Anormallik bir hastalık değil, insan olmanın ham halidir.

Ve belki de mesele şudur:
Ruhsallık kusursuz değildir. Ama anlamlıdır.

“Bende bir anormallik var” dediğinizde, belki de ruhsallığınız konuşmaya başlamıştır.